4 Aralık 2011 Pazar

MODERN TÜRKİYE’NİN KAYNAKLARI II: ABDÜLHAMİT DÖNEMİ – S. AKŞİN SOMEL - 2

Geç dönem Osmanlı’da otoriter olarak yetkilerini korumuş padişahlar olarak 4..Murat, 2.Mahmut ve sonrasında Abdülhamid tahtta. Mutlakiyet anlamında egemenliğini sürdürmüş son padişahtır. Kanuni sultan Süleyman’a kadar mutlakiyet var, ardından bir oligarşi geliyor, padişahların etkileri giderek azalıyor, 4.Murat bir istisna, 2.Mahmut bir diğer istisna, ondan sonra sadece Abdülhamid var. Abdülhamid’ten sonrakiler kuvvetli padişahlar değil, daha çok sembolikler. Abdülhamid saltanat uzunluğunda 4.sıradadır, sırasıyla Kanuni Sultan Süleyman (I:Süleyman - 46 yıl), IV.Mehmed (avcı - 39 yıl), I.Orhan (Gazi-bey - 36 yıl), Abdülhamid (32 yıl). Abdülhamid’in kurduğu okullardan mezun olan kesimler Cumhuriyet’i kurdular. Bu kesim Abdülhamid’le hesaplaşma içinde olduklarından Cumhuriyet kitaplarında Abdülhamid hep kötülenmiştir. Cumhuriyet’ten mağdur kesimde ise idealize edilmiştir. Övmek ya da kötülemenin dışında Abdülhamid’i anlamak en iyi yol olsa gerek, bunun için de Abdülhamid’in tahta çıktığı dönemde imparatorlukta nasıl bir ortam olduğuna bakmak gerekir: Abdülhamid zor bir dönemde tahta çıktı: -Mali Kriz (1875 mali krizi) vardı, imparatorluk mali bakımdan iflas etmişti (dış borçların faizi bile ödenemiyordu). -Özellikle Balkanlardaki Sırp ve Bulgar Ulusal hareketleri-isyanları ve bastırılamaması, -Rusya müdahalesi 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 harbi), Rus ordusu İstanbul kapılarına dayanmış durumda. Ruslar Ayastefanos barışını dikte ediyorlar Osmanlı’ya: Balkanların çoğunu kapsayan (Rusya’nın kuklası) büyük Bulgar prensliği kurulmasını içeriyor bu barış. Ancak bu antlaşma ile Rusya'nın bölgede tamamen hakim bir konuma gelmesi Batılı devletleri telaşlandırdı (İngiltere bundan hoşlanmayarak Rusya’yı tehdit ediyor). Zira Rusların, Bulgaristan yolu ile sıcak denizlere inmeleri, Birleşik Krallık'ın Hindistan siyasetine ve Avusturya-Macaristan'ın Bosna-Hersek'i ilhakına set çekmiş olacaktı. Osmanlılar bu tepkilerden yararlanarak Kıbrıs’ın idaresini Birleşik Krallık'a bırakmak koşuluyla Berlin'de yeni bir antlaşma (Berlin Antlaşması) zemini elde etmeye başardılar. Ayastefanos’un ağır şartlarını hafifleten Berlin Antlaşması ile Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'daki varlığı bir süre daha devam etti. Artık Osmanlı orta vadede varlığını pek de sürdüremeyecek (miadını çoktan doldurmuş bir imparatorluk), imparatorluk bir anlamda büyük güçlerin desteğiyle ayakta duruyor ki bu da Berlin Kongresinin bir sonucu.
Abdülhamid 1876 yılında tahta yeni çıktığında Osmanlı’da nüfusun %40’ı hristiyan, %60’ı Müslümandır. Bu nedenle Tanzimat İslamcı değildi, Osmanlı milleti politikası vardı. 93 harbi ve Berlin anlaşması sonrası bu oran %18 hristiyan, %82 müslüman olarak değişmiştir. Böylece Müslüman nüfus ağırlıklı duruma geldi, Abdülhamid İslamcılığı vurgulamaya başlıyor, padişahın aynı zamanda halife olması ideolojik zamk görevini görüyor. İmparatorluk topraklarında var olan müslüman nüfusunun yarısı da Arapça konuşan Arap kökenli (Ortadoğu, Kuzey Afrika). Bir diğer sonucu da Dağılmakta olan Osmanlı’da o zamana kadar Osmanlı’ya sadık kalmış Müslüman kesimde de hareketlenme başlıyor; herkesin gözü Arnavutluk topraklarında, Müslüman ve padişahı tanıyorlar ama Osmanlı çok zayıf olduğundan Osmanlı’nın kendilerini koruyamayacağı kaygısı var. Bu nedenle Arnavutluk özerkliği başlıyor (1877), 3 yıl sürüyor, 1881 sonrası Arnavutluk tekrar Osmanlı’ya bağlanıyor.
KÜRTLER 1879-1881 yılları arasında bugünkü Yüksekova (nehri) bölgesinde Şeyh Ubeydullah (nakşi) isyanı çıkıyor. Amaç İran Kürtleriyle büyük birlik ve kuvvet kurmak. 1881 yılında bu ayrılıkçı hareket bastırılıyor.
ARAPLAR halifelik konusu var. Şam-Halep’te yerel İslam uleması etkisi var, Acaba halife meşru mu? Gibi sorular gündemde. Arap hristiyanlarında laik bir Arap milliyetçiliği etkisi var.
1871-ERMENİLER: Berlin Anlaşmasına göre Doğu Anadolu’daki 6 vilayette hristiyan nüfusa yönelik reform talepleri var. Ermenilerin özerklik ve bağımsızlık talebi de gündeme geliyor.
Abdülhamid tahta çıktığında zor bir dönemdi demiştik: bir yanda mali kriz, bir yanda gayrimüslim ayaklanmalar, bir yanda da Müslüman ayaklanmalar var. Bütün bu koşullar Abdülhamid’in baskıcı rejiminin gerekçesini oluşturuyor ve imparatorluğun bütününü korumayı amaçlıyor. 32 yıllık bir sıkıyönetim/olağanüstü hal konumu var.
1878 yılında meclisin tatil edilmesinin gerekçesi “imparatorluk dağılır” kaygısı.
1880 yılında hafiye teşkilatı (gili polis)
1881 yılında Mithat Paşa ve Mahmut Celalettin Paşa Sultan Abdülaziz’i öldürmek suçundan idama mahkum oldular. Abdülhamid bu cezayı müebbete çevirip Arabistan’a sürüyor.
Abdülhamid iyi politikacı ve sıkı gözlemciydi. Şüpheciydi ama aklıselimdi, durumun farkındaydı. “Ne yapabilirsem ben yapabilirim” diyor ve diğerlerine güvenmiyor. Henz şehzade iken Abdülaziz’in nasıl tahttan indirildiğine tanık oldu: Ordu-Ulema-Bürokrasinin ittifakı ile Abdülaziz tahttan indirildiğinden, Abdülhamid söz konusu bu 3 grubu birbirinden uzak tutmaya çalıştı. ORDU: (1)Gazi Osman Paşa (Plevne kahramanı) ve (2)Gazi Ahmet Muhtar Paşa (Aziziye kahramanı); Abdülhamid 2. ismi İstanbul’dan uzaklaştırırken, 1.ismi gözünün önünden ayırmadı, Yıldız Sarayı’nda başyaver ilan etti ve saray’da birlikte yaşamaya mahkum etti. ULEMA: Eskiden çok güçlü olan Medreseler kendi haline bırakıldı, destek verilmedi, reforme edilmelerine ortam hazırlanmadı. Toplumda ne kadar problemli kişi varsa “askerden muaf olma” vaadiyle Medreselere alındı, bunun sonucu olarak Medreseler tembel ocağına döndü, çürümeye başladı. Şeyhülislamlar sıkı denetlendi, konağından çıkamaz hale getirildi. BÜROKRASİ: Gözbebeği konumunda. Abdülhamid bürokrasiye önem veriyor; modern ve etkin bürokrasi olmazsa olmaz diye düşünüyor. Mekteb-i Mülkiyeyi (1859) yüksekokulken üniversite seviyesine dönüştürülüyor. Farklı dil öğrenimleri bu okulun müfredatında var (azınlıkların dilleri öğretiliyor) ve bu okul çok iyi bürokrat çıkarıyor.
Abdülhamid’in siyasi modernleşmede de katkısı olmuştur. Daha önceleri politikaya çok karışan bürokrasiyi olması gereken konuma sokmuş; bürokrasiyi teknik olarak siyasi iradenin hizmetine amade şekle getirmiş ve bürokrasinin imtiyazını kırmıştır. Bürokrasi Legal ve Rasyonel yapıya dönüşmüştür (Alman düşünür Max Weber’in de dediği gibi). Fakat bir yandan yasal, akılcı, modern bürokrasi yapılanırken, bu bürokrasiyi kontrol edecek bir üst bürokrasi de kuruldu. Bu da Yıldız Sarayı’dır. Kendi içinde bir bürokrasi taşır, mülki modern bürokrsiyle alakası yoktur, ataerkil (patrimoniyal) bürokrasidir. Söz konusu üst bürokraside (içinde gayrimüslimler de vardır) aranan tek özellik sorgusuz sualsiz padişaha mutlak itaattir (kişisel nitelikli akılcı olmayan bir bağlılık). Aslında hepsi birer kapıkuluydu.  Bu ataerkil yapıyı kuvvetlendirmeye çalıştı. Toplumla arasında tüm müslümanların babası olmak, tüm ümmeti koruyan bir ağababa hüvviyeti kurmaya çalıştı (ümmet asabiyesi yoluyla Osmanlı ile bir baba-hami ilişkisi kurmaya çalışıyor). Abdülhamid, kendi adına büyük camii yaptırmamıştır, imparatorluğun ücra köşelerine kadar küçük, sade, adı HAMİDİYE olan camiler yaptırmıştır. Halka jurnal gönderdi, amaç vatandaş ile padişah arasında sadakat bağının pekiştirilmesiydi. Mümkün mertebe popüler dini tarikatlara yakın durarak halkla arasında manevi bağ kurmuştur. Bu nedenle de sıradan halk arasında sevilirdi.

REFORMLAR: 1879-1890 arasında ciddi reformlar yapıldı:
1-                  BÜROKRASİ: yukarda anlatıldı.
2-                  HUKUK: (1879-1880) Yargı bağımsızlığı gerçekleştirilmeye çalışıldı. Dış devletler yargının bağımsız olmadığı gerekçesiyle çok sık müdahale ediyorlardı. Yargı reformları yapıldı, İlk kez bir ceza muhakeme kanunu yayınlandı. İlk kez avukatlık ve savcılık gibi kurumlar kuruldu (Dava vekili-avukat, Müddeiumumi-savcı; mahkemeye doğrudan dilekçe verebiliyor).
3-                  ORDU: Denetim altına alınmaya çalışılıyor, modernizasyon bir ölçüde yapılıyor. Haritacılık (askeri haritacılık) çok gelişiyor. Almanya’dan bir subay Mekteb-i Harbiye’ye getiriliyor.
4-                  EKONOMİ: Mali iflas vardı; Borçların faizi bile ödenemiyordu. 1881’de Düyun-u Umumiye (genel borçlar) idaresi kuruldu; Yabancı alacaklar ve Osmanlı temsilcilerinin oluşturduğu bir meclisti. Osmanlı’nın kaynaklarının önemli kısmına el koydu ve bunların gelirleri dış borç ödemede kullanıldı. Düyun-u Umumiye bağlı Reji idaresi oluşturuldu. Vergiler daha adil toplanmaya başlandı. Abdülhamid döneminin sonunda Osmanlı dış borcunun 2/3’ü ödenmiştir.
5-                  TARIM’a sanayi bitkileri (tütün, pamuk, ay çekirdeği…vb) ekilmeye başlanıp bunlara yönelik fabrikalar kurulmaya başlandı (kadınlar bu fabrikalarda çalışmaya başladı). İç Anadolu’da, Çukurova’da, Suriye’de, yeni tarımsal arazileri açıldı ve üretim arttı. Bu süreçte göçebe yaşayanların yerleşik hayata geçirilmesi ve tarıma kazandırılmasında çaba harcandı. Böylece ürün artacak, vergi artacak, bu insanlar kayıt altına alınacak, asayiş artacaktı. Suriye Halep’e giderken ve Anadolu’da HAMİDİYE köyleri vardır, işte bu köyler göçerlerin yerleştirildiği köylerdir. Önceden Mithat Paşa’nın 1873 yılında kurduğu memleket sandıkları 1888 yılında ZİRAAT BANKASI’na çevrildi ve çiftçilere düşük faizli kredi sağlayarak tarımı modernleştirdi. Ziraat okulları açıldı.
6-                  ULAŞIM: Demiryolu’nun ağ olması yolunda asıl adım Abdülhamid döneminde atılmıştır. Demiryolu yatırımı kolay değil, sermaye, mühendis bilgisi ve sanayi gerektiriyor. Osmanlı’da hiçbiri yok ama demiryoluna; ticaret için, askeri intikal ettirmek için muhtaç durumda. Bu durumda yabancı şirketlere başvuruldu, pazarlıklar yapıldı. Demiryolunu yapacak olan firmalar, demiryolunun her iki yanında 2km’lik alanda ne kadar yeraltı ve yerüstü kaynak varsa, bunların gelirlerini alacaktı. Ayrıca asgari kâr garantisi de talep edildi: Km başına kâr, asgari kâr tutarının altında kalırsa, aradaki farkı Osmanlı ödeyecekti. Böylesine ağır bir anlaşma yapıldı. 1897’de ilk kez Ankara’ya demiryolu hattı inşa edildi. Önemli faydaları oldu. Orta Anadolu’da tahıl yetiştirilir oldu. Ankara’ya Konya’ya demiryolu inşası ile İstanbul’a Anadolu’dan tahıl gelmeye başladı (İstanbul’a tahıl daha önceden Romanya, EflakBoğdan’dan denizyolu ile geliyordu, bu durum 93 harbinden sonra pahalıya çıkmaya başladı çünkü artık EflakBoğdan bağımsızdı). Bu demiryolları bazı isyanların bastırılmasını mümkün kıldı. HİCAZ DEMİRYOLU: prestij projesidir, Osmanlı mühendislerinin edindiği bilgilerle ve Osmanlı sermayesi ile yapılması, projede çalışanların tamamının müslüman olması nedeniyle tamamen yerli bir projeydi. Demiryolu Mekke’ye kadar gitmese de Medine’ye kadar gitti. Böylece Abdülhamid halife sıfatıyla ve kendi gücüyle modern teknolojiyi kutsal topraklara götüren padişah imajı verildi ve ciddi bir propaganda oldu.
7-                  İLETİŞİM: Telgraf: 93 harbi döneminde çok kısıtlıydı, Abdülhamid döneminde Hicaz-Yemen’den Balkanlar’a (en ücra köşelere) kadar yaygınlaştırıldı. Bu durum iletişimin etkin olmasını sağlarken Abdülhamid’in pedervari yönetimini de yerleştirmesini ve ümmet ile bağlantısını sağladı. Telgraf yoluyla saraydan çıkmadan herkesle iletişime geçilebiliyordu. Halep’ten biri Yıldız Sarayı’na telgraf çekebiliyordu (Yıldız Sarayı’nın postanesi ve yoğun çalışan bir telgraf istasyonu vardı). Yıldız Sarayı iletişimle bir yandan tebaa ile birebir bağlantı kurdu, bir yandan da çok sıkı bir denetim/otoriteyi de ele geçirdi. Abdülhamid döneminde İÇ PASAPORT (Mürur Teskeresi-geçiş belgesi) olmadan seyahat edilemiyordu: bununla izin alınan yere kadar gidilirdi, fotoğraf yoktu, eşgal tarifi vardı, şehir kapılarında kontrol ediliyordu. Bu mekanizma (telgraf) bir noktadan sonra ters tepti, Jöntürkler muhalefeti çıktı, yeraltında örgütlendi. Jöntürkler sempatizanı tegraf memurları (bu memurlardan birinin adı TALAT’dı) bu sistemi kendi lehlerine kullandılar.
8-                  EĞİTİM: İlk olarak Tanzimat’ta yaygın olmayan modern okullar (RÜŞTİYELER) kuruldu. Abdülhamid öncesi açılan okular öğretmen sıkıntısı çekiyordu. Abdülhamid döneminde sisteme insanları dahil etmek ve eğitime kaynak yaratmak amacıyla taşrada Vilayet Maarif Encümenleri açıldı. Yerel kaynağın medreseler yerine modern okullara gitmesini amaçlıyordu. Yerel ileri gelenler Maarif Meclislerine dahil edilerek kaynaklar aktı. AŞAR VERGİSİ üzerinden maarif yardımı olarak ufak bir yüzde eklendi. Bu kaynak maarifin gelişmesine katkıda bulundu. İPTİDAİ MEKTEPLER (devlet ilkokulu) açıldı.  İDADİ MEKTEPLER bugünkü lise seviyesindeydi ve hatta daha modern okullar kuruldu. Eğitim sisteminin yenilenmesi ile a- eğitimin yaygınlaştırışması ile mezunların ekonomiye katkısı, b- toplumda Sünni-islam ve halifeye sadakat ideolojisi yerleştirilmesi c- Modernleşme ve İslamileşme sentezi sağlandı. Bu propagandanın da bazı sınırları vardı çünkü toplumda sadece sünniler yoktu. Eğitim modernleşmesiyle diğer kesimlere nufüz edemedi, alevilere, kızılbaşlara, şiilere ulaşamadı. Bunlar demografik sınır oluşturdu. Ancak Amerikan protestan misyonerler önemli bir istisna, Abdülhamid’i korkuttu ve oradakilerin sünnileşmesi için okullar açtı, kısmen başarılı oldu. AŞİRET MEKTEPLERİ: Bazı aşiretlerin ileri gelenlerinin çocuklarına İstanbul’da eğitim verildi, amaç Sünniliği, İstanbul türkçesini öğretmek, medenileştirmek, Osmanlı elitizminin parçası haline getirmek, bu kişiler kendi aşiretlerine döndüğünde de Osmanlı beyefendisi olarak kontrol de etmek istiyor. Bu proje kısmen başarılı olmuştur (Şerif Hüseyin isyanı). Tanzimat döneminde bazı şeyler sınırlıydı. Abdülhamid döneminde o kadar çok okul açıldı ki bu bir devrim niteliğindedir. Bu sayede büyük bir nüfus eğitim almaya başlamıştır. Bu da köklü bir dünya görüşü değişimi yaratmıştır. Önceden Mahalle mektepleri vardı; Mahalle mektebinden mezun olmanın yaşı yoktur, sınıf da yoktur, kızlar ve erkekler ayrıdır. Mahalle mektebinden çıkıp İptidai Mektebe gidince yaş esasına dayalı sınıflar olduğunu görürüz. Her yaş ve sınıfa uygun bilgi eğitimi var. Sonunda sınav olup geçince bir üst sınıfa geçiliyor. Bu değişimle; yeni kurumsal yapı içinde çocukların zihin yapısı dönüşüyor. Nesillerde ilerleme denen düşünce ortaya çıkıyor. Eskiden ilerleme-çizgisel düşünce yoktu, döngüsel düşünce vardı. Bu değişim, Abdülhamid’in eğitim sistemiyle oldu. İster İşlamcı, ister Garpçı, ister Türkçü olsun o nesilde terakkiyatçılık (çizgisel – ilerleme) vardır. Abdülhamid’den önce metinlerde nokta yok, uzunlar ya da hep şiir var. Abdülhamid döneminde cümleler kısa ve nokta var. Abdülhamid döneminde mezun olan nesiller Divan değil,Nesir kültürü. Fransız Edebiyatı seviliyor. Abdülhamid dönemi sansür/kontrol dönemi olarak bilinir. Bu kadar kontrole rağmen ironik bir şekilde basın ve yayının en çok geliştiği dönemdir. Basında siyaset yasaktı, bu nedenle daha çok bilimsel konulara yöneldiler; balonla seyahat, edison, hindularda kadınlar, sağlık, hayvan gibi konular rasyonel olarak tartışılmaya başlandı. Bu da bir devrim niteliğindedir. Eskiden sıradan insanlar bunları konuşmazlardı, entelektüel birikim arttı. İnsanların ilgileri manevi içerikten  rasyonel ve seküler içeriğe doğru kaydı. İlk olarak BABİALİ MATBAASI  böylece ortaya çıktı. Batıdan çeviriler yapıldı. İnsanlar okumaya meraklıydılar. Yeni basın sektörü ortaya çıktı ve yeni bir kazanç kaynağı oldu. Fransa’dan türkçeye çeviri arttı. Hızlı hızlı çeviriler yapılırken dil sadeleşmeye başladı. Jülvern’in çoğu romanı bu dönemde yayınlandı. Üç Silahşörler, Monte Cristo Kontu, Polisiyeler çok yaygın, Mike Hamer, Sharlock Holmes tarzları ilgi gördü. Daha önce perili cinli romanlar (bunlarda belirsizlik vardı) varken polisiye romanlar sevilmeye başlandı (bunlarda rasyonellik ve neden-sonuç ilişkisi vardı). Hep dönüşüm oldu. Ahmet Mithat Efendi’nin bu zihinsel dönüşümde rolü vardır; dili sadeleştirmiştir.

Ülke sathında büyük bir batılılaşma ve doğu kültüründen kopuş var. Akılda ve bilgide objektifleşme var. Ama paradoksal olarak Abdülhamid kuşağının çocukları mutsuzlardı çünkü baskı hissediyorlardı, doğulu kültürden koptuklarından yüzeysel, doğuma kültürünü kavrayışları yok, batıya körükörüne hayrandılar (doğuyu küçümsemek batıya hayranlık var ama batıyı aslında bilmiyorlar). Derinlik yok ve yüzeysellik var. Bu dönemde gençlik isyanı var. Beşir Fuat bunun örneklerindendir. 1887’de intihar eder, bileğini keser, hissettiklerini yazar. Bu intihar “tanrı yoktur”u ispatlamak içindir. İntihar furyası başlar. Ahmet Mithat bunlara DEKADAN (yozlaşma) der. Mutsuz kuşak jöntürkleri de teşvik ediyor. Ütopyacı bir bireysellik var.
-HAMİDİYE ALAYLARI: Doğu Anadolu yarı özerk bir bölgeydi, Doğu Anadolu taşrası Osmanlı tarafından kontrol edilemiyor, Çaldıran’dan beri Kürt beylikleri hakim, sünnilikten gelen bir sadakat var. Bu durum 1840’lardan itibaren değişti. Tanzimat dönemindeki merkeziyetçilik beylikleri ortadan kaldırıyor, bu durum da o bölgede asyişizliği doğuruyor. Buradaki nüfus Kürt-Ermeni ağırlıklı, beylikler yokken anarşi oluştu. Osmanlı bu boşluğu dolduramadı, böyle olunca aşiretler yerel nüfusu talan etmeye başladı, Ermeni kızları kaçırıldı, Osmanlı birşey yapamayınca Ermeniler Ruslara başvurdu ve koruma talep etti. Olası Rus saldırısına karşı, bölgede asayişi sağlamak ve Ermeni milliyetçiliği-komitacılığının bastırılması amacı ile HAMİDİYE ALAYLARI kuruldu ama başarılı olamadı.
KARİZMATİK OTORİTE Abdülhamid’in imajıdır.
Abdülhamid’i toptan rededen yeni devlet aslında Abdülhamid gibidir. Jöntürkler Abdülhamid’i redederken daha sona kurdukları sıstem Abdülhamidi aratacak kadar fenadır. 



Elif YILDIZ 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder