4 Aralık 2011 Pazar

ÜÇ TARZ-I SİYASET – GÖKHAN ÇETİNSAYA / 20 KASIM


·         “3 Tarz-ı Siyaset” Yusuf Akçura’nın 15 Mart 1904’te Rusya’nın Zora köyünde yazıp, Mısır’da çıkan Jön Türkler’in yayınladığı gazeteye gönderdiği makaledir.
·         Bu makale için tüm kitaplarda Osmanlıcılık-İslamcılık ve Türkçülük’ü değerlendirip Türkçülük’ü öne çıkarır derler.
·         Gökhan Hoca burada makalenin ilk ve son paragraflarını okuyarak bu izlenimin yanlış olduğunu ortaya koydu.
·         Bu makalenin yazılmasından 100 sene geriye giderek 1804 yılına baktığımızda yeni bir dünya düzeni görürüz. Buna uyum sağlamaya çalışan bir Osmanlı var. Milliyetçilik akımı yayılıyor ve endüstri devrimi sonrası bir paylaşım kavgası var.
·         Osmanlı için bu dönemde 2 önemli veri var:
1- Benim Rusya tehdidi dediğim bir şey var. 200 yıl boyunca Anadolu üzerinde bir baskı oluşturmuştur. Hem Osmanlı Sultanları hem de Cumhuriyet dönemi yöneticileri bu baskıyı hissedip soluğu Batı güvenlik şemsiyesinde aramıştır.
o        Abdülhamid ve Atatürk dönemleri istisna bu dönemlerde dengeli bir politika var. Ta ki SSBC dağılana kadar bu baskı devam ediyor.
o        Avrupa güvenlik şemsiyesine girmek için de bazı şeyleri değiştirmek gerekiyor. Bu da iç siyaseti etkiliyor.
o        Osmanlıya İslam’ın son devleti olarak bakıldığı için onu yaşatmak amacıyla ne gerekirse yapılmalıdır deniyor.
2- Fransız Devrimi ve milliyetçilik akımlarının etkileri:
Önce gayrimüslimler üzerinde sonra Türk olmayan etnik unsurlar üzerinde görülüyor.

·         Bahsedilen düşünce akımları Osmanlı nasıl kurtarılır sorusun verilen cevaplardır. Osmanlıcılık-İslamcılık ve Türkçülük’ü savunanlarda modernleşmede bir tereddüt yok.

·         İlk gelişen akım İttihad-i Osmanî yani Osmanlıcılık
o        Bir üst milliyetçilik yaratma projesidir.
o        Sosyal ve ekonomik kalkınma
o        Müslim-Gayrimüslim eşitliğini geliştirme
o        1865’ten sonra gazete, dergi ve modernleşmenin gelişmesiyle muhalefet oluşuyor.
o        Islahat Fermanı da yetmiyor. Bunun üzerine bir üst aşamaya geçiliyor ve dünyadaki son aşamaya geçiyorlar. Ulemaya siyasal haklarını veriyorlar.
o        Bu dönemde 3 akım oluşuyor:
1-      Ultra Muhafazakârlar, onlar klasik Osmanlı’nın devam etmesi gerektiğini, Tanzimat’ın bile olmaması gerektiğini savunuyorlar.
2-      Kanun devleti, eşitlik talep edenler
3-      Yeni Osmanlılar – Siyasi hak ve meşruiyet isteyenler.
  • Kanun devletini yeterli bulanlar Yeni Osmanlılara “meşrutiyet ancak eğitim seviyesinin yüksek olduğu yerlerde olur, bizde ancak iç savaşa yol açar” diyorlar. Yeni Osmanlılar da “bizden ayrılan küçük gördüğümüz tebaalar dahi uyguluyor” diyor.
·         Türkiye halkının demokrasiye ehil olup olmadığı 100 yılı aşan bir tartışma. Gerekçelerde aynı; eğitim seviyesi, siyasi olgunluk vs..
·         60’da Ankara Siyasal’da bir anket yapılıyor ve üniversite mezunlarının 2 oy hakkı olsun sonucu çıkıyor.
·         Meşrutiyetçiler sonunda Abdülhamid’in ilk 2 yılında meşrutiyeti uyguluyorlar. Fakat Rus savaşının etkisi içinde lağvediliyor. Abdülhamid de Ali ve Fuat Paşa gibi düşünüyor.
·         1880 itibariyle bakarsak yeni bir siyaset görüyoruz. İttihad-ı İslami
  • Gayrimüslim nüfusun azalmasının büyük etkisi var.
  • Anadolu’ya büyük göçler var.
  • Abdülhamid artık gayrimüslimleri tutamayacaklarını düşünüyor.
  • Devlet eğitim, yatırım, tarikatlar yoluyla tüm Müslümanları aynı tarafta görmek istiyor. Tabir-i caizse bir Müslüman milleti oluşturmaya çalışıyor.
·         1920-1960 dönemi elitleri hep Abdülhamid döneminde yetişen ve hukuk veya harbiyede okuyanlardır.
·         1908 meşrutiyetine gelirsek o da 1876 meşrutiyetine çok benzer. Gelişim çizgisine bakarsak bir İç İsyan - Rus Baskısı - Batıya yöneliş - Batının isteği - İçerde devlet elden gidiyor – Meşrutiyet
·         Her iki meşrutiyette de padişah değiştiriliyor.
·         Jön Türkler Abdülhamid döneminin tüm muhaliflerine verilen bir isim. Mehmet Akif, Said Nursi de dahildir bunlara. İttihatçılar ise partiye üye olanlardır.
·         II. Mahmut döneminde İslamcılarla Türk Milliyetçileri diyalog halindedir. Abdullah Cevdet ve Tevfik Fikret’in temsil ettiği garpçılarla bu iki grupta anlaşamamıştır.
·         1913 yılına kadar devletin resmi ideolojisi hala Osmanlıcılıktır ancak o sene büyük bir kırılma noktasıdır. 
·         Arnavutluk’un ayrılması büyük bir travmaya yol açıyor.
·         Bir Türk-Arap Federasyonu tartışılmaya başlanıyor.

·         Bu süreçten sonra artık İttihad-ı Türki siyasetine geçişi görüyoruz.
·         İslamcılık akımının sonunda 1916 Arap İsyanı ve I.Dünya Savaşı ile kırılma yaşanıyor. 10 yılda tüm aydınların tarzı değişiyor. Örneğin; M.Akif’in 1913 ile 1920 arasındaki tarzı apayrıdır. Aynı şekilde Ziya Gökalp, 1913 ile 1920ler de yazdıkları apayrı.
·         Türk milliyetçiliğinin de farkları var.
·         Türkçülüğün başlarında Türkçülere “eğer siz milliyetçilik yaparsanız, diğer milletlere de milliyetçilik yapmak için meşruiyet sağlarsınız” derler.
·         Yahya Kemal, “Türk milleti son bin yıldır Anadolu’daki kavimlerin bir karışımı, harmanıdır. Öyle ortaya çıkmıştır” der.
·         İki tür Türkçülük akımı vardır; biri kültürel ortaklığa bakar, diğer akım ise ırki ayrım yapar.
·         Bir diğer ayrım dinin milleti oluşturan unsurlar arasında olduğunu savunanlar ile böyle olmadığını savunanlar hatta dinin milliyetçilik için zararlı olduğunu savunanlar arasındadır.
·         Yahya Kemal kültür milliyetçisi, Yusuf Akçura ırk’i milliyetçi ancak her ikisi de dinin etkisini kabul ederler.
·         Kemalist Türk milliyetçileri ise ilginç bir şekilde Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura’yı da aforoz ederler. Ziya Gökalp’in Atatürk’ün sağlığında hiçbir eseri basılmamıştır. Atatürk’ün akıl hocası olduğu yalandır.
·         Bu dönemde İslamcılar sürgüne yollanıyor ve zor bir döneme giriyorlar, Türkçüler de muteber insan olmuyorlar. Çünkü bunlar dinin bir milleti oluşturan unsurlardan biri olduğunu biliyorlar.
·         Bu dönemde Ziya Gökalp’i bile gerici görüyorlar. Bir pozitivist milliyetçilik oluşturmaya çalışıyorlar.
·         1930 yılında Yurttaşlık Bilgisi kitabında Atatürk el yazısı ile dinin kötü etkisini belirtiyor.
·         Bir dönem sonra 1950’den sonra Türkçüler ile İslamcılar yine ortak noktada buluşuyorlar, karşılarındaki Komunist Rusya tehlikesi. Diğer yandan da millete Kemalizm’in kötülediği adamların aslında kötü olmadığını anlatmaya çalışıyorlar. 1960 darbesi sonrası ayrışıyorlar.
·         Alparslan Türkeş kültürel milliyetçiliği benimsiyor ve Nihal Atsız kesimini aforoz ediyor bu dönemde Necip Fazıl’ı dahi yanına çekebiliyor. Bu dönemdeki “Hira Dağı kadar Müslüman’ız, Tanrı Dağı kadar Türk’üz” lafı hala hatırlanır.
·         Türkiye’de hakim olan anlayış kültürel milliyetçilik anlayışıdır.
·         Türk elitleri Kürt elitleriyle anlaşarak Ermeni milliyetçilerini tasfiye etti. Lozan sonrası Kürt milliyetçileri “biz de varız” deyince Türk milliyetçileri onları da tasfiye etti.

 Oğuzhan ZEKİOĞLU

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder